Zamanın derinliklerinde, yaklaşık beş ya da altı ay önce, sinir uçlarımın iletişiminin bütün sonsuz açıklamalı sosyodilbilimsel ve psikodilbilimsel tanımları arasından yerleşik dil yetime ulaşarak kodlayabilmeyi en iyi bildiğim Türk dili aracılığıyla şöyle bir şeyler demiştim:
"Dünya politika, para ve din kavramlarından yoksun olsaydı şu an sıkıldığımızda paralel bir evrene ışınlanıp Güneş yerine başka bir yıldızın ışığından yararlanabileceğimiz veya genleri elementleri manipule edebilecek şekilde tasarlanmış insanlardan doğal yaşamımızın gelişimi konusunda yardım alabilme şansına sahip olabileceğimiz kadar gelişmiş bir bilgi birikimiyle karşılaşabilirdik. Fakat bu olaylar ya bazılarınca hiç demokratik olmazdı, ya hiç kimseye ait olmayan paranın boşa harcanması olarak değerlendirilirdi, ya da ölümden sonra tüm bunların cezasının çekileceği korkusuyla ölümlere neden olurdu."
Bildiğimden emin olduklarımdan bile şüphelenmem gerektiğini bilen bir Türk olarak söylediğim bu sözleri de sorguladım. Yalnızca bir mutlak sonuca varabileceğimi düşünürken hiçbir sonuca varamadım. Çünkü aslında hem bir dinsiz, hem bir politika karşıtı hem de her şeyden önce bir insan olarak şunların farkına vardım ki; zaman zaman içim olarak adlandırdığım aklımın bana Şamanlıkla ilgili okuduklarımın benim bir doğa inancına sahip olacak kadar dindar olduğumu gösterdiğini, Türklüğe karşı söylenen her bir söze karşı derin bir tepki duyacak kadar milliyetçi olduğumu anlamamı sağladığını ve benim kendimi ait hissettiğim Türk kültürüne karşı gün geçtikçe büyüyen bir sevgi beslememe neden olduğunu farkettim. Bütün bu evrensel doğruluğun ardında kendimi ait hissettiğim değerleri korumam ve tüm bu değerlerin benim geleceğim olduğu gerçeğini farkettim.
Tüm bunlar beni düşünmeye ve sorgulamaya zorladı. Çünkü yine yakın zamanda karşılaştığım ve anlamaya çalıştığım bu söz de benim olgulara bakışımı doğrularken, kendi kendisini çürütmesiyle kendisinden çıkarılacak anlamları dolaylandırıyordu. Bertrand Russel'in sözü buydu:
"Dünyanın en büyük problemi, akılsız ve fanatik kişilerin kendilerinden son derece emin olması, buna karşılık zeki insanların sürekli şüpheler içinde olmasıdır."
Gelecekte beynim, akıl bütünlüğümü ne yönde yönlendirir bilmiyorum. Yalnız bu İskandinav ülkesinde yaşarken çok daha iyi anladığım milli bilincim ve değerlerim beni çok değiştirdi. Gelecekten kendim için tek isteğim, inandığım dengenin tüm bu kavramlar arasında benim için bir denge kurabilmesi -ya da en azından benim bu dengeyi anlayabilmem- olacaktır.
Karşı çıktığım her şeyden hiçbir zaman nefret etmedim. Karşı çıktıklarım benim için sadece yanlıştı ve tüm bu yanlışlar başkaları tarafından da mutlak doğru olarak algılanabiliyordu. Bir bilinç için tek doğru olan bir olgu ne kadar yanlış olabilir ki? Ben olguları bu yönden algılama çabasındayken, benim bakışımı eleştiren insanların kör bir fanatiklikle önerilerimin ve eleştirilerimin doğruluk ya da gerçeklik paylarını göz ardı ederek kendi bildiklerini dayatmaya çalışmaları ne kadar ya da nereye kadar doğru olabilir ki?
Ben bir Türk olarak doğdum ve Türk olarak yaşadım. Bu bir İskoç olarak doğup İskoç olarak yaşayandan daha üstün anlamına gelmez. İşte bütün sorun da bu. Sorunsuzluktan sorun türeten insanların, kurnazlığa çalışan bilinçleriyle insanlar için belirlenmiş doğrulara saldırması tüm bu anlaşmazlığın en büyük unsurlarından biri olabilir. Çünkü ben sadece kendi değerime önem vermek isterim. Bu diğer değerleri önemsemediğim anlamına sadece kurnaz bilinçlerde gelebilir. Ben kendi değerlerimi geliştirmek için çalışırım -çünkü bu değerler benim geleceğimdir-, yalnız bu diğer değerler için çalışılmaması gerektiği anlamına gelmez.
Bir değeri önemsemek, diğer bütün değerler karşısında düşmanlık beslemeyi gerektirmez.
Eğer bir değerin var oluşunun diğerine zarar verdiği düşünülüyorsa, evrensellik ve eşitlik bağlamında bu varolan tüm değerlerin tek bir baskın değerle yer değiştirilmesi gerektiği anlamına gelir. Bu ne kadar doğrudur? Bence hiçbir doğruluğu yoktur. İşte bunun için tüm değerleri tek bir kalıba sokmaya çalışan her türlü tekleştirmeciliğe karşı çıkıyorum.
İnandığım Türk Birliği, öğrendiğim Türk lehçeleri, yaşadığım Türk kültürü, merak ettiğim Ural-Altay Dünyası benim için bir aidiyet meselesidir; kimseye karşı kurulmuş bir üstünlük iddiası değil. Bunun ötesinde de emin olduğunuz olgulardan şüphe duyma görevini üstlenmeniz gerektiğini hatırlatmak istiyorum. Tıpkı benim bu yazımın başında yaptığım gibi, sorgulamanız gereken olguları bilincinizde sorgulanamayacak sınıflandırmasında yer alanlar arasından seçmeniz, sizin gerçekten yeni bir ufuk keşfetmenizde yardımcı olacaktır.
Benim ağacımın komşu dalındaki Macarlar, beni ve benim gibileri kardeşim diye çağırmaktan dillerindeki tüyleri bitirirken, benim dalımın kendi içinde bu kadar sert bölünmesi beni çok üzüyor. Yalnız bu ağacın kökünden yaprağına tüm unsurlarının benim geleceğim ve en büyük değerim olduğunun farkında olacak ve bunları korumak için elimden gelen her şeyi yapacağım. Çünkü bir Kazak, Özbek, Kırgız, Türkmen, Saha ya da Hakas Türkünün yanında hissettiğim mutluluğu ve 'aidiyeti' başka hiçbir yerde hissetmiyorum. Kim bilir, belki de bu gelecekte değişir.